gece gelen

Huzurum kaçmış şekilde, nedenini  anlayamadığım bir gerginlikle uyandım.

Canımı neyin sıktığını anlamaya çalışarak gözlerimi saatin tavana yansıyan   ışığına dikip; tavandaki “3:45″ yazısı değişene kadar bekledim. Yanıbaşımda  uyuyan karımın nefes alış verişlerini dinliyordum. Beni uykumdan uyandıran tedirginlik hissi geçmemiş, tersine durduk yere dişlerimi sıkmama neden olacak kadar artmıştı. Önce sola, derin uykusundaki karıma; onun iyi olduğundan emin olduktan sonra kapının olduğu sağ tarafa döndüm.

Ayakta duran, bizi izler vaziyetteki silueti görmemle  yataktan zıplamam bir oldu.

Eski Toprak

Bekir Sami masasının açık duran sol üst çekmecesindeki tabancaya elini uzatmadan önce sandalyesini biraz öne çekti, dik oturuşunu bozmadan sümeninin sağlı sollu hizasını kontrol etti, yazıhanesinin kapalı kapısına gözlerini dikip gelen giden birilerinin sesini duymadığından emin oldu ve tüm bunları olağandışı bir yavaşlıkta tamamladıktan sonra şarjörü takılı  olan tabancayı masasının üzerine koydu.

Sümenin üzerinde, tabancanın hemen sağında duran, herhangi bir yazı ya da işaret taşımayan, ağzı kapatılmış mektup zarfını iki elinin arasında tuttu;  masanın kendisine uzak sağ köşesine, masa kenarıyla paralel duracak şekilde özenle bıraktı. Hesap yaptığını belli eden bir yüz ifadesiyle  işaret parmağıyla kulağını, duvarları gösterdi. Hesabından emin olduktan sonra kabzası sedef kakmalı 14 lük krom tabancasını sağ eliyle sıkıca kavradı, dimdik oturduğu koltuğunda gözlerini kapadı. Kısık sözcükler dudaklarından döküldü:  “Allahım, kalanları bağışla” ve tetiği çekti.

Planlamış olduğu gibi zarfın üzerine tek damla kan sıçramamıştı…

Gerçek bir sunum

Bu mektup taklittir.

Tanışmamız ruhunu yazmaya fırsat bulamadığın topraklardan uzakta, eski dünyanın sonunda geçekleşmişti.  Şimdi ise yeni dğünyanın başında seni tekrar dinlemeye hazırlanıyorum. Yazdıklarım bu hazırlığın bir parçası.

Köylülerin en sıcak günde kazaklarıyla güneşin altında oturmayacakları gün hala uzak. Seni aralarına almayanların çemberiyse daha da sert . Olan biten deyince pek değişen yok anlayacağın.

Yazmadıklarını oyunlarını ve günlüğünü okuduktan sonra soracağım sana. Şimdi dinediğim kadarını sorayım.

Yolculuk neden beni aklamadı mesela? Söylediklerinden sonra çok yolculuk ettim, trenler arasında ilk seferinde tahmin ettiğimden de fazla zaman geçirdim. Paylaşmayı da becerdim sayılır. Gauss’a gelirsek oysa, yine haklı çıktın. Anlayamadım. Gerçi bilirsin, kaos ile Gauss arasındaki farkı tartışanlar arasında bu işlerin nasıl olduğunu. Ha unutmada söyleyeyim: üniversitelerde işler öngördüğünden kötü gitti. Neyse moralini bozmayayım.

bana dönersek, şimdiye kadar hep verdiğimden fazlasını aldım. O kadar çok insan çalıştı ki bunun için kümilatifde gene sonucumuz sıfırın altında kalıyor. Dedim ya pek değişen yok diye.

Senin gibi gülümseyebilmeyi isterdim, olmuyor. Kahkaha bol bende ama suratım asık.

İlk bölümün Sonu

Gece Tarifesi.

Harun müşterisinin gündüz tarifesi açtırmak için pazarlık yapmamış olmasına şaşırarak sordu: “hayırlı geceler, nereye hanımefendi”. Taksinin loşluğunda bir silüet haline gelmiş olam kadın insanın içini okşayan bir sesle cevap verdi “Etlik’e lütfen”.  Radyonun kısık ama arabayı dolduran sesi kontakta dönen anahtar yüzünden bir saniyeliğine kısıldı, sonra ancak meraklılarının kulağına çalınabilecek bür arabesk şarkısını camlara çarpmaya devam etti.

Özellikle müşteri bayansa labali durumuna düşmemek adına mecbur kalmadıkça sohbet etmemeye, dikiz aynasını kullanmamaya dikkat ederdi. Meraklı biri de sayılmazdı zaten, yoldan gözlerini ayırmadan kadının ettiği iki kelimeyi düşündü “Etlik’e lütfen”. Sesi duruydu, huzur vericiydi ama solgundu. Hasta haliyle annesi geldi aklına. Kadının sesi de işte o bembeyaz, hasta ama güzel görüntü gibiydi. Dikiz aynasından müşterisine kaçamak bir bakış attı. Ancak seyrek sokak lambaları vurduğunda, o da yarım yamalak aydınlana suratını seçemedi. Şehrin güneyine indikçe lambalar seyrekleşiyordu.

Sanki kadın aklında geçenleri okuyormuş gibi geldi o an.  Suçüstü yakalanmış, konuyu değiştirmeye çalışır gibi sordu “Hangi tartaftan gideyim hanımefendi?”. Soruyu sorarken gözlerini kadının gölgeli suretine dikmeyi ihmal etmedi. Sokak lambasını ışığı karanlıkta kalan suratını apaçık aydınlattığında netleşen yüzünün Harun’un aklına saldığı dehşet direksiyonun kontrolünü bir an için kaybetti. Şerit değiştiren araç yalpalamaya başladığında Harun kendine gelememişti. Karşı yönden yaklaşan aracın korna ve selektörleri olmasaydı belki hiç gelemeyecekti. Şöförlük refleksleri aklından iyi çalışan Harun durumun farkına varıp hakimiyeti sağladı. Önce dehşet içinde, ateşlere sürülür gibi can havliyle paniklemiş, sonra korkudan kanı çekilmiş, eli ayağı soğumuş ve nihayet atlattığı kazanın etkisiyle biraz olsun kendine gelmişti. Işık vurduğunda gördüğü suratın göz çukurları yoktu.

İçinden şeytana bismillah çekmesine bile izin vermeden kadın azarlayan bir tonda konuştu “lütfen yola dikkat eder misiniz?” Gözlerinin dikiz aynasının olduğu tarafa kaymasından korkan Harun titreyen ve gittikçe sönen sesiyle “Yok efendim ben istikameti…” diyebildi. Müşterisi sert bir vurguyla cevap verdi “doğru gidiyorsunuz, gerekirse ben size söylerim”. Radyonun sesi olması gerektiğinden kısık, gecenin bir saatinde taklit şiirlerini hep aynı bunaltılı tonda okuyan sunucunun kelimeleri herzamankinden daha da anlamsız gibi geldi. korkusundan ne geriye bakmaya ne yönü sormaya cesaret edemeyen Harun eski havaalanı yolundan ilk sapağa girmemiş, aslında nereye gittiğine hiç mi hiç dikkat etmez olmuştu.

Şeritlerin genişlediğini ve yol boyunca sağlı sollu yayılmış mermercileri gördüğünde gözleri kararmaya başladı. Frene basmaya cesaret edemiyordu, nedense arkadaki mahlukatla duran bir arabada kısılı kalmak şu anki halinden daha korkutucuydu. Gözlerine inen perde iyice kalınlaşmış, hiç göremez hale gelmişken duymaktan korktuğu ses arkasından erişti “burada ineceğim”.  harun daha sözün ilk hecesinde frene asıldı. Araba durmuştu. Harun’a birkaç saat gibi gelen bir iki saniye boyunca ikisi de konuşmadı. Daha sonra kadın artık salt dehşet veren sesiyle “teşekkürler” dedi. Direksiyona sımsıkı yapışmış olan harun sağ tarafından uzanan kemikli bir elin tuttuğu paraya bakmaya cesaret edemedi. “buyrun” dedi kadın “üstü kalsın”. Yalnızca muhattabını kızdırmanın korkusu aklına kazınan görüntüden ağır bastığı için parayı aldı Harun. Kapının kapanma sesini duydu ve ne kadar uzun olduğunu kestiremediği bir süre boyunca kıpırdamadan durdu. Sonra nasıl olduysa kafasını sağa çevirerek mezarlık tabelasına bakabildi. Yan aynalardan kadının uzaklaşıp uzaklaşmadığını kontrol edecek oldu, kimse yoktu. Dönüş yoluna koyulmadan önce tekrar tekrar arka koltuğun boş olup olmadığını yokladı. Bir sigara yakıp besmele çekti, U dönüşü yapıp gaza bastı.

Akşam Çayı

Deponun kepengini içeriden kaldırdığında dört iri yarı adamla gözgöze geldi.  Öndeki adam son derece pahalı olduğu  ilk bakışta belli olan takım elbisesi, ve  muzaffer duruşuyla  diğerlerinden ayrılıyordu . Balıksırtı ceketi ve  düğmeleri açık pardesüsünün iki yanından sarkan işlemeli gri kaşkolu bu muhit için fazla çık görünüyordu. Takım elbiseli adam, gözgöze geldiklerinde yaşadıkları şaşkınlıktan eğlenir gibi bir süre hiç konuşmadı, sadece sadistçe bir gülümsemeyle gözlerini Selim’e dikti.

“Buyrun, ne istiyorsunuz” diye sordu Selim, gelenlerin niyetinin pek iyi olmadığını aklından geçirirken. Korkusunu gizlemeye çalışsa da biraz kekelemişti. İyi giyimli adam köşeli kafasını hafifçe yukarı kaldı ve gülümsemesini yüzünden sildi. Kemikli çenesinin tün kaslarını sıkarak, sesli derin bir nefes çekip konuştu “Selim efendi, biz akraba sayılırız, ne bu surat. Bir çaya buyur etmeyecek misin?”.  Selim zaman kazanmaya çalışarak, ne yapacağını bilemeden tekrarladı “kimsiniz?”.  Seyfi ve Murat’ın işten erken ayrılmasına izin verdiğine pişmandı. Gerçi karşısında dikilen, tehdit hatta darp için geldiği bariz olan uzun boylu adama ve arkasında ses çıkarmadan duran hepsi siyah boğazlı kazak gitmiş üç ayıboğana bakınca bir yardımları olacağı şüpheliydi.

Uzun boylu adam Selim’in üzerine yürüyerek onu geri adım atmaya zorladı ve depoya girdi, yanından geçip birkaç adım attı, etrafa bakındı . Diğer üçü önünde etten bir duvar örerek yolunu kesmemiş olsalar Selim belki kaçardı. Oysa onlar da patronlarını takip ettiler ve  kepengi arkalarından kapatmaya koyuldular. Selim son gelen sarışın adamın, içeri girmeden önce sokağa doğru kafasını uzatıp sol tarafa doğru bir el işareti yaptığını gördü.

” Doğru söylüyorsun Selim kardeş, tanışmadan uğramak ayıp oldu. Ben Hasan, arkadaşlarla ayrıca tanışırsın. Geleli biraz oldu aslında da sana uğramak ancak kısmetmiş . Sırayla Sami’ın iş yaptığı işletmeleri ziyaret ediyoruz”.  Dostcanlısı olmayan dört yabancıyla bir depoda başbaşa kalmanın verdiği can havliyle cesaretini toplayan Selim cevap verdi,  “Bekir Sami öldü biliyorsunuz. Biz ona çalışırdık ama öldü o. Artık bitti o işler…” . Dinlerken  gözlerini diken Hasan’ın  seyiren sol gözünden iyice korkmuş olsa gerek, lafını bitiremeden başını öne indirdi.

“Rahmet eyle ya rabbim” dedi Hakan, “Ben Hasan Sami, oğlu olurum. Artık limanda çalışacak arkadaşlar bana bağlı olacak. Eskisi gibi. Değişiklik yok.”

Kaşları ile Selim’in arkasında bekleyen adama bir işaret yaptı. Adam Selim’i omuzundan tutup kendine doğru çevirdi , sol elinde sakladığı  kısa, pirinç topuzla gövdesinin soluna hızlı bir darbe indirdi. Nefesi kesilen Selim hırıltıyla solumaya çalışarak yere devrildi. Hasan tıslayarak konuştu: “Bundan sonra da babamın adını rahmet okumadan ağzına almayacaksın”.

Karnını tututarak yere kıvrılmış vaziyette yerde yatan Selim’in kesik nefes alışı hıçkırıklara karışırken dört ziyaretçi Deponun kepengini kaldırıp artık hava kararmış olduğundan yalnız zayıf lambalarla aydınlatılan sokakta kayboldular.

Julnes Verne’i Anarken

Elde ettiğim şimdiye kadarki havalardan bambaşka. Bildiğimiz havadan belki beş altı kat daha iyi tutuşuyor, daha iyi solunum sağlıyor. Sanırım bu, atmosferdeki havadan her yönden daha üstün… Bulduğum bu yeni havanın içinde mum çok kuvvetli yanıyor. Daha yeni yanmış tahta parçası bunun içinde hemen tutuşup kül oluyor.

-Joseph  Priestly-

1735

GÜZ

yalnız senin sözlerini değil

senin sesini konuşuyorum

gözlerimin ardından bakarken sen

Devam mı ediyorum

Devir mi alıyorum

Şehirleri Terk Eden Köpekler

Boş otoyolun kenarına çöken adam ağlamaya başladı. Eğer halini gören birisi olsaydı en yakın çıkışın otuzbeş kilometre ileride olduğu bu yolda araçsız ne yaptığına şaşırırdı. Diğer yandan kendisini görecek kişi muhtemelen saatte yüzyirmi kilometrelik hızla seyir eden, adamı ezeyazmış bir aracın içindekiler ollacağından bu şaşkınlığa kızgınlık da karışacaktı.

Ama adamı gören olmadı. Otoyol kenarındaki bariyerlerden atlayarak araç yolundan çıktığını kimse fark etmedi. Yalnızca sis olmadığında görünen köy ışıklarına doğru bu sisli havada yürüdüğüne şahit olan çıkmadı.Lekeli gözünden akan yaşları kimse hissetmedi. Havada asılı kalan hıçkırıklar kimsenin kulağına yapışmadı.

Güneşe bakan insanların gözünde oluşan lekelenme sözkonusu kişinin bir güneş tutulmasına şahit olduğuna delalet eder. Elbette tutulma olmasa da güneş leke bırakabilir ancak parlaklık karşısında o kadar uzun süre gözü açık tutmak olası değildir. Hava karardığında rüzgar esmeye başlar ve köpekler havlar. Tutulma sıkıntılıdır. Sıkıntı kişi hatta canlı ayırt etmez. Mimarinin üzerine çöker. Şehir ne kadar yüksekten izlenirse o kadar solgun ve karanlık görünür. Gözde kalan işte bu karanlığın bıraktığı parlak izdir.

  • Şehir kaybolurken iki adet alevli ok yüksekten atılır.
  • Kan lekesine gözyaşı karışır. Birazdan polis kapıyı çalacak. Diğer hastaneye gitmeliyiz. Kamera polisi çekerken izlenen polis izlediğini sanır.

Temel Taşı

İnşaatın bitmeyeceğine yönelik söylentiler büyüyordu.  Planın ne zaman tamamlanması gerektiğini bilen yoktu. Ne kadar geciktiğini bilen yoktu. Kesin olan tek şey gecikildiği ve ortada bir planın olduğuydu.

Günlerin  kısaldığı kış aylarında taşları kırmadan kesmek , tutkalı donmadan karıp dökmek bir de ellerin soğuktan duvarlara veya gereçlere yapışmamasına dikkat etmek adına yavaş çalışmak sinir bozucuydu. Üstüne üstlük bu yavaşlık vardiyaları uzatıyor,  işçiler ve mühendisler çalışmaya karanlıkta devam etmek zorunda kalıyorlardı. Elbette daha da yavaşlayarak.

Lonca çırağı Selin bu düşüncelerle çizge çantasını hazırlayıp inşaat alanına doğru yola çıktığında gün yani yeni doğmaya başlamıştı. Ustalarında öğrendiği gibi ellerine sürdüğü badem yağı çantasını tutan elini daha da üşütüyordu. Ancak soğuktan çatlayıp kanayan ellerdense üşüyen eller yeğdi.

Zor bir coğrafyada zor bir görevi vardı. Loncadan ayrılmadan önce üstadının söylediklerini tekrar hatırlattı kendine: “yapacaksınız, kalmak, yıkılmamak üzere yapacaksınız!  Ancak doğa yıkmak ister. Ona meydan okumadan ikna etmelisiniz, zor olan için eğitildiniz ve eğitenler gibi siz de yıkılmayacaksınız” .  Belli belirsiz bir rüzgar başladığında iskeleri seçti uzaktan. Güney kulesinin üzerindeki mercekten yansıyan ışık gözlerini kamaştırdı. Her adımında şiddetini artıran  rüzgar  ustabaşının alarm sireninin boğuk yankısını  kulaklarına taşıdı. Üşümenin de verdiği can sıkıntısıyla dudaklarını ısırırken “yine kaza” diye geçirdi içinden. Ciddi olmasaydı alarm çalınmazdı.  Yine bir ölüm haberi almak istemiyordu. Yedi yılda elli ölü. Bu soğukta kemikler iyileşmiyordu.

İnşaat alanına girdiğinde beklediği curcuna ile karşılaştı. İşçilerin kümelendiği yere doğru at götürdüklerine göre birisi enkaz yük altında kalmış demekti.

Kırıcı usta  hammadde vincinin yanındaki basamağa çıkmış, avaz avaz bağırıp çağırarak   hesapçı kalfasının üzerine düşen  yekpare kayayı cesedin üzerinden kaldırtmaya çalışıyordu.

Selin kırıcı ustanın yanına varıp her nefeste kulaklarına ve  genzine batan rüzgarla inatlaşırcasına neler olduğunu sorduç  “Kanca gevşek kalmış” diye açıkladı usta “kontrolü elden bırakmayın dedikçe savsaklıyor işçiler. Soğukta işlerini biran önce bitirmek istiyorlar.Ah be Ayka, değer miydi be…”. Üzerindeki ağırlık kaldırılınca açığa  çıkan cesedin belden aşağısı tamamen ezilmiş , ağız çevresinden ve burnundan çıkan kanlar donmuştu.

Selin, kendisine öfke ile karışık bir saygıyla bakan işçilerin arasından körfez kanadındaki tamamlanmış salona doğru yürüdü. Her fırsatta çalışmaları denetlemek için olmadık bahaneler bulan  Zapt’ın böyle  kritik bir olay sırasında ortalıkta görünmemesi garipti. Bundan önemli neyle uğraştığını düşündüğünde aklından geçen cevaplar sıkıntısını iyice artırdı.