Deponun kepengini içeriden kaldırdığında dört iri yarı adamla gözgöze geldi. Öndeki adam son derece pahalı olduğu ilk bakışta belli olan takım elbisesi, ve muzaffer duruşuyla diğerlerinden ayrılıyordu . Balıksırtı ceketi ve düğmeleri açık pardesüsünün iki yanından sarkan işlemeli gri kaşkolu bu muhit için fazla çık görünüyordu. Takım elbiseli adam, gözgöze geldiklerinde yaşadıkları şaşkınlıktan eğlenir gibi bir süre hiç konuşmadı, sadece sadistçe bir gülümsemeyle gözlerini Selim’e dikti.
“Buyrun, ne istiyorsunuz” diye sordu Selim, gelenlerin niyetinin pek iyi olmadığını aklından geçirirken. Korkusunu gizlemeye çalışsa da biraz kekelemişti. İyi giyimli adam köşeli kafasını hafifçe yukarı kaldı ve gülümsemesini yüzünden sildi. Kemikli çenesinin tün kaslarını sıkarak, sesli derin bir nefes çekip konuştu “Selim efendi, biz akraba sayılırız, ne bu surat. Bir çaya buyur etmeyecek misin?”. Selim zaman kazanmaya çalışarak, ne yapacağını bilemeden tekrarladı “kimsiniz?”. Seyfi ve Murat’ın işten erken ayrılmasına izin verdiğine pişmandı. Gerçi karşısında dikilen, tehdit hatta darp için geldiği bariz olan uzun boylu adama ve arkasında ses çıkarmadan duran hepsi siyah boğazlı kazak gitmiş üç ayıboğana bakınca bir yardımları olacağı şüpheliydi.
Uzun boylu adam Selim’in üzerine yürüyerek onu geri adım atmaya zorladı ve depoya girdi, yanından geçip birkaç adım attı, etrafa bakındı . Diğer üçü önünde etten bir duvar örerek yolunu kesmemiş olsalar Selim belki kaçardı. Oysa onlar da patronlarını takip ettiler ve kepengi arkalarından kapatmaya koyuldular. Selim son gelen sarışın adamın, içeri girmeden önce sokağa doğru kafasını uzatıp sol tarafa doğru bir el işareti yaptığını gördü.
” Doğru söylüyorsun Selim kardeş, tanışmadan uğramak ayıp oldu. Ben Hasan, arkadaşlarla ayrıca tanışırsın. Geleli biraz oldu aslında da sana uğramak ancak kısmetmiş . Sırayla Sami’ın iş yaptığı işletmeleri ziyaret ediyoruz”. Dostcanlısı olmayan dört yabancıyla bir depoda başbaşa kalmanın verdiği can havliyle cesaretini toplayan Selim cevap verdi, “Bekir Sami öldü biliyorsunuz. Biz ona çalışırdık ama öldü o. Artık bitti o işler…” . Dinlerken gözlerini diken Hasan’ın seyiren sol gözünden iyice korkmuş olsa gerek, lafını bitiremeden başını öne indirdi.
“Rahmet eyle ya rabbim” dedi Hakan, “Ben Hasan Sami, oğlu olurum. Artık limanda çalışacak arkadaşlar bana bağlı olacak. Eskisi gibi. Değişiklik yok.”
Kaşları ile Selim’in arkasında bekleyen adama bir işaret yaptı. Adam Selim’i omuzundan tutup kendine doğru çevirdi , sol elinde sakladığı kısa, pirinç topuzla gövdesinin soluna hızlı bir darbe indirdi. Nefesi kesilen Selim hırıltıyla solumaya çalışarak yere devrildi. Hasan tıslayarak konuştu: “Bundan sonra da babamın adını rahmet okumadan ağzına almayacaksın”.
Karnını tututarak yere kıvrılmış vaziyette yerde yatan Selim’in kesik nefes alışı hıçkırıklara karışırken dört ziyaretçi Deponun kepengini kaldırıp artık hava kararmış olduğundan yalnız zayıf lambalarla aydınlatılan sokakta kayboldular.